16 Aralık 2014 Salı

Savaşta ve barışta tek bir Ümmet

Bizleri hidayete eriştiren Rabbimize hamd olsun. Onun yol göstericiliği olmasaydı bizler doğru yolu bulamazdık. Ayrıca Kur’an’ı Müslümanlar için bir hidayet kaynağı ve müminler için hidayet ve rahmet olarak kılan Allah’a hamd olsun.



Bu ümmeti Allah’ın yoluna davet eden, iyiliği emredip kötülükten alıkoyan ve Allah’a gönülden inanan en hayırlı ümmet olarak yaratan Allah’a hamd olsun. Bizleri İslam dininin varisleri kılan, peygamberimizi hatemü’l-enbiya (peygamberlerin sonuncusu) kılan,  yüce kitabı Kur’an’ı münafıkların ve din tacirlerinin her türlü tahrifinden koruyan yüce Rabbimize hamd olsun.
Kendi dini olan İslam’ın, ordularını muzaffer kılan, inananlara sağladığı destekle düşman ordularını bozguna uğratan ve Müslümanların şanını yücelten Rabbimize hamd olsun.
“Şüphesiz iman edip iyi iş yapanlar için tükenmeyen bir mükâfat vardır.”(Fussilet, 41/8)
Kardeşlerim!
Müslümanlar olarak bizler, Muhammed (s)’in varisleriyiz. Bu veraseti, ya hakkıyla yerine getirir ve kıyamet günü insanlar grup grup gelerek Allah’ın huzurunda bizim lehimizde şahitlik ederler ya da bu veraseti kendisinden sonra değiştirerek tahrif ederiz de sonunda “Allah’ın rahmetinden uzak olunuz” diye kıyamette bizlere hoşnutsuzluğunu bildirsin.
İslam, İslam ümmetinin vicdanında ruhen şekillenmektedir.  Yeryüzünün doğusunda ve batısında İslami Dirilişle ortaya çıkan bu ruh sayesinde yüce Allah nurlu simalarınızın önünde vahyin ve hidayetin kaynağından tecelli etmekte; hatta uzak diyarlardan, Kuzey Amerika kıtasından bile.
İslam, Allah Teâlâ’nın insanlar üzerindeki hüccetidir. O halde, onun dinini insanlara tebliğ etmek hususundaki hüccetini ikame ediniz:
“Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte bunlar için büyük bir azap vardır.” (Al-i İmran, 3/105)
Ey Müslümanlar!
İslam’ın Farizalarından birisi olan cihad bu dini en iyi bir şekilde koruyan sağlam bir zırhıdır. Çünkü güç olmadan dini hakları ve kanlarımızı korumak mümkün olmaz. İslam’da güç, dinin, ırzın, namusun ve kanlarımızın koruyucusudur. Bu sebeple Allah Teâlâ Müslümanlara cihadı farz kılmış ve onu İslam’ın zirvesi addetmiştir. Bildiğiniz üzere inkârcı devletler, bize karşı her türlü güç enstrümanını hazırlamaktadırlar. Yahudiler Filistin’de her türlü güce sahip olmaya çalışıyorlar. Dünyanın dört bir yanındaki Siyonist kuruluşlar İsrail’in ihtiyaç duyduğu her türlü silah ve mühimmatı onlara temin ediyor. Yahudiler: “Nil ve Fırat arasındaki topraklar İsrail’indir.” iddiasını gerçekleştirmek üzere her gün dünyanın dört bir yanından Filistin topraklarına akın ediyorlar. Öte yandan ABD güç ve otoritesini korumak ve çıkarları temin etmek amacıyla dünyanın tüm denizlerinde deniz kuvvetlerini bulunduruyor. Amerika, varlığını koruyacak yegâne unsurun, güç olduğuna inanıyor. Bundan dolayı beş kıtada, nüfuzu altındaki ülkelerin toprakları üzerinde askeri üsler bulunduruyor. Askeri gemileriyle adeta denizlerin suyunu yalayıp yutuyor. Kendi topraklarını himaye etmek için füzelerini düşman hedeflerine kilitlemiş durumda. İslam topraklarında bile onun maslahatlarını gözeten kuruluşlar oluşturmuş bulunuyor. Küresel haçlı zihniyeti ve emperyalist yöneticiler, Müslümanları, emperyalizmin ve dinlerini terk ederek, cahili adetleri, zulmü ve hurafe inançları yaymak üzere yeniden cahiliye adetlerini benimseyen Arap yöneticilerin zilleti altında sürekli ezmek istiyorlar. Bu sebeple topraklarımız üzerinde edindikleri hizmetçi, küçük yöneticilere, halklarını katletmeleri yönünde sürekli emirler vermektedirler.
Tüm dünya ülkeleri, varlıklarını kurumanın yegâne yönetiminin güç sahibi olmaktan geçtiğine inanmaktadırlar. Milletler, gücünü, inandıkları ortak değerler dayalı ilkelere borçluyken bu gerçeğe bir tek Müslümanlar, aldırış etmemektedirler. Bu sebeple birbirine düşman birçok ülkelerden oluşmaktadırlar. Onları bir sanırsın; ancak kalpleri paramparçadır.
Bu olumsuz tablonun, geçek İslam’a dönmek suretiyle mutlaka değişmesi lazım. Yüce Allah bizleri, savaşta ve barışta, tek bir ümmet, tek bir saf, tek bir güç ve tek bir söz etrafında birleşmemizi istiyor. Elli eyaletten oluşan ABD tek bir devlet olabiliyorken, Müslümanların kırk ayrı ülkeden oluşması kabul edilemez. Şirk milleti bir çatı altında birleşiyorken Tevhid milletinin tefrikaya düşmesi tarihin en büyük komedisidir. Müşriklerin birleşmesine karşılık, Müslümanların tefrikaya düşmesi eşyanın tabiatına aykırıdır.Müslümanlar arasındaki bütün ihtilafların sebebi, aralarında sürmekte olan çekişmelerdir. Fakat niçin çekişiyorlar? Geçici dünya menfaatleri için. Fakat hepiniz biliyorsunuz ki izzet ve şeref dünya menfaatlerini talep etmekle elde edilmez. Bu ümmetin izzet ve şerefi Allah’ın rızasını ve ahiret nimetlerini talep etmekle elde edilir.
Bizden önceki selef-i salihin, Allah’a giden yolu iyi bildikleri için ihtilaf ve asabiyetlerini kısaca birlik ve beraberliklerini bozacak her şeyi unutarak hayatlarını Allah’a adadılar. Allah’ın dinini zafere ulaştırmak için mallarını ve kanlarını feda ettiler. Müslümanların, ümmet olabilmeleri ve dünya uluslarını İslam’a davet edebilmeleri için Kur’an ve sünnetin rehberliğini benimsemeleri en uygun olandır. Bizim öncelikli görevimiz alış veriş meseleleri veya nikâh talak gibi fıkhi mevzular değildir. Müslümanların öncelikli sorunları, evler inşa etmek veya saraylarda oturmak değildir. Bu ümmetin en önemli görevi, insanları, hayra davet etmek için Efendimiz, Muhammed (s)’in mirasına sahip çıkmaktır. Çünkü evler ve saraylar Müslümanların veya kâfirlerin olabilir; nikâh/talak meselesi iyi, kötü; mümin, kâfir her türlü insanı ilgilendirir. Bu tür mevzular iyi veya kötü; Müslüman veya gayr-ı Müslim, tüm insanlık için ortaktır. Müslüman’ı, diğer insanlardan ayıran en önemli husus, hayra çağıran bir davetin taşıcısı olmasıdır. Tüm Müslümanlar bilir ki, insan, hayvanlar gibi yaşamak için değil,  Allah’a kulluk etmek için yaratıldı. Çünkü Allah dünyada iyi ve kötüyü ayırt etmeyen inkârcıları şöyle vasf ediyor:
“…inkâr edenler ise (dünyadan) faydalanırlar, hayvanların yediği gibi yerler. Onların yeri ateştir.” (Muhammed, 47/12.)
Ey Müslümanlar!
İslam memleketlerinde ortaya çıkan İslami uyanışın, Tevhid ekseninde yeniden değerlendirilmeye ihtiyacı vardır. Ümmetin uyanışı gerçekleşmeden fertlerin uyanışı yeterli olmaz. Gerçek bir uyanıştan söz edebilmemiz için tüm İslam ümmetinin tek bir saf halinde durması gerekir. Tek bir İlah’a(Allah) ibadet edenlerin kendi aralarında tefrikaya düşmesi makul değildir. Oysaki Allah Teâlâ şöyle emrediyor: Allah ve Resulüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider. Bir de sabredin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.”(Enfal, 8/46)
Müslümanlar bugün en şiddetli ve en sert saldırılara maruz kalmaktadırlar. Onların dünya üzerindeki bağımsızlık hareketlerini engellemek için kâfirler büyük bir çalışma içerisindedirler. Örneğin inkârcı Sovyet kuvvetleri, Müslüman bir ülke olan Afganistan’ı kendi topraklarına katmak için harekete geçtiler. Sovyet ihtilali neticesinde; Kürdistan, Taşkent, Semerkant, Buhara ve birçok şehir düştü. Kendini modern çağın Nemrut ve Firavunu olarak gören ABD’nin emelleri gibi, Sovyet Rusya’nın İslam toprakları üzerindeki emelleri oldukça büyüktür. ABD, tüm dünya milletlerini siyasi emelleri gerçekleştirecek birer paravan olarak görüyor. Dolayısıyla BM nezdinde Müslümanların lehine olan bütün kararlarda veto hakkını kullanıyor; ancak İsrail’in lehine olan bütün kararlara destek veriyor. Çünkü İsrail halkını her türlü iyiliği hak eden üstün bir ırk olarak görüyor; ancak Müslümanlar, onları, gazaba uğramış en kötü kavim olarak kabul ediyor. Bu sebeple Müslümanlar olarak esaret altındaki Filistin, Lübnan, Afganistan topraklarını kurtarmak ve parçalara ayrılmış olan İslam ümmetinin birliğini ve dirliğini yeniden sağlamak için her türlü hazırlığı yapmamız gerekir.
Kardeşlerim!
Bizler Lübnan’da çok çekiyoruz. Başta Uluslararası zulümlerden; bölgesel ihtilaflardan; etnik ve siyasi fırkalardan çok çekiyoruz. Lübnan’daki Müslüman çoğunluk, Siyonist emellere hizmet eden azınlık Marunî’lerin tahakkümü altındadır. Marunî’ler, Ortadoğu’yu kontrol altına almak amacıyla Yahudilerle bir ittifak oluşturma peşindeler. Askeri, iktisadi ve siyasi olarak Lübnan’ı kuşatma altına almak istiyorlar. Filisin topraklarını işgal eden Siyonist Yahudilerle barış imzalamak için her türlü yolu deniyorlar. Hatırlanacağı üzere, Yahudilerle barış fitnesini ilk defa ortaya atan Enver Sedat, Mısır’daki Müslümanlardan kahramanlık ve cihad dersini çok iyi aldı.Allah Teâlâ, mücahit Halid el-İslambuli eliyle işbirlikçi kâfire çok iyi bir ders verdi. Onu başkalarına ibret kıldı. Ama ne yazık ki kısa bir süre için diğer Arap ülke ve kuruluşları, gazaba uğramış Yahudi kavmiyle kirli bir ittifaka dâhil olmaya başladılar. Bu hain oyuna girmesi için de Yaser Arafat’ı da teşvik ettiler. İsrail’i tanıması ve Filistin’in 5/6’sından vazgeçmesi karşılığında ona bir takım vaatlerde bulundular. İsteklerini yerine getirmesi durumunda kartondan bir taht ve sadece Yaser Arafat ile Siyonist vaatlerle kandırılmış zavallıların hayallerinde var olan sözde bir devlet vaat ettiler. Oysaki Yaser Arafat ve adamları, insanlara verdikleri sözler bir yana, Allah’a verdikleri sözleri bile tutmayan Yahudilerin, kendilerine de ihanet edeceklerini hiç düşünemediler?!
Bütün bu hain tuzakların tek amacının, Arap İslam topraklarında ve diğerlerinde mevcut olan İslami yayılmayı durdurmak olduğunu çok iyi biliyoruz ve bize göre İslami vahdetin tek yolu; Müslümanların, güç ve kararlarını tek bir çatı altında toplamalarından geçiyor. Kendi canları, malları ve ülkeleri için kapsamlı bir cihada hazırlıklı olmaları gerekiyor. Tıpkı Afgan, Filistin ve Lübnan halkının yaptığı gibi. Uluslararası güç odakları lehine Müslüman halkı köleleştiren sömürgeci zihniyetin kökünü kazımak üzere bütün İslam ülkelerinde devrim hareketlerinin başlaması gereklidir. Bu da Müslümanların, kendi kutsal kitapları olan Kur’an’la amel etmeleriyle mümkün olabilir. Çünkü o Kur’an, ümmi Araplardan, müşriklerden, Mecusilerden ve Hıristiyanlardan Allah’a kulluk eden Müslüman bir ümmet var etmiştir. Kur’an sayesinde İslam dini Bilad-ı Şam, Arap yarımadası, İran, Afrika ve diğer kıtalara yayılmıştır.  Arap ve acem, siyah ve beyaz topluluklardan bir ümmet meydana gelmiş ve aynı mukaddes dava etrafında toplanmışlardır. Onlar sayesinde Allah’ın hükmü yeryüzüne hâkim olmuştur. Musa varken Firavun’a; İbrahim varken Nemrud’a yer yoktur. Muhammed (s) varken de yeryüzünde hiçbir puta yer olmadığı gibi. Allah Teâlâ İslam ümmetine şöyle sesleniyor:
“Eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini bozarlar, ve dininize saldırırlarsa, küfrün önderlerine karşı savaşın. Çünkü onlar yeminleri olmayan adamlardır. (Onlara karşı savaşırsanız) umulur ki küfre son verirler.(Tevbe, 9/12)
Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırıları sevmez. (Bakara, 2/190)
Eğer sizden uzak durmaz, sulh teklif etmez ve ellerini çekmezlerse onları yakalayın, rastladığınız yerde öldürün. İşte onlar üzerine sizin için apaçık yetki verdik.(Nisa, 4/91)
Yahudiler güç ve otoriteyi ele geçirdikten sonra, Müslümanları dinleri konusunda fitneye düşürmeye, inkâra sürüklemeye ve haçlı zihniyetine meylettirmeye çalıştılar. Müslümanları her türlü rezillik ve çirkinliğin içerisine düşürmeye kalkıştılar. Ancak şunu bilmelisiniz ki, Müslümanları bu tür tuzaklarda koruyacak olan tek şey, Allah’ın emri etrafında bir araya gelmeleridir. İslam topraklarını koruyacak tek şey de Allah’ın hükümlerinin o topraklarda ikame edilmesidir. İslam düşman karşısında saf saf duracak erler olmamızı istiyor tıpkı Kuran’da ifade edildiği gibi: “innallahe yuhibbul lezineyukatilüne fi sebilihi saffan” Müslümanlar, bugün Allah’a karşı olan şer’i sorumluluklarının farkına varmalıdırlar. Şer’i sorumluluğumuz, Allah’tan başkasına tabi olmamayı gerekli kılıyor. Allah’tan başkasını dost edinenler, Allah’ın düşmanıdırlar. Kim saldırgan ülkeleri dost edinir ve onun çıkarları için çalışırsa, Yahudi veya Hristiyanları dost edinir ve onların çıkarları için çalışır onlara hizmet ederse, kıyamet günü onlarla beraber haşr olacaktır. Yüce Allah’ın şu buyruğuna kulak verelim:
Ey iman edenler! Eğer benim yolumda savaşmak ve rızamı kazanmak için çıkmışsanız, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanlara sevgi göstererek, gizli muhabbet besleyerek onları dost edinmeyin. Oysa onlar, size gelen gerçeği inkâr etmişlerdir.” (Mümtehine, 60/1)
Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez. Kalblerinde hastalık bulunanların: "Başımıza bir felaketin gelmesinden korkuyoruz" diyerek onların arasına koşuştuklarını görürsün. Umulur ki Allah bir fetih, yahut katından bir emir getirecek de onlar, içlerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olacaklardır.” (Maide, 5/51,52)
Bir Müslümanın kendi ümmetine karşı bir kâfirlerle uzlaşması caiz değildir. Müslümanlar ancak iyilik, takva ve Allah’ın dinini yüceltmek üzere cihad etmede yardımlaşırlar. Bizler, inancımızın gücünü ispatlamak, izzet ve şerifimize sahip çıktığımızı göstermek, gazaba uğrayan Yahudilerden ve dalalete uğrayan Hristiyanlardan beri olduğumuzu ilan etmek için, Lübnan’da Marunîlere, Filistin’de Yahudilere boyun eğmeyi reddettik. Her gün namazda, “bizi sırat-ı müstakim’e ilet” diye dua eden bir Müslüman, gazaba uğramış Yahudilerin ve yolunu şaşırmış Hristiyanların yolunda olamaz. Bu sebeple hem Filistin’de ve hem de Lübnan’da yol ve yöntem olarak İslam’dan başka bir şeyi kabul etmeyeceğimizi ilan edip silaha sarıldık. Yahudi, Amerikan ve Sovyet bütün işbirlikçilerin baskı ve saldırılarına rağmen bu tutumumuzdan asla vaz geçmeyeceğiz. Bizler onlar kadar güçlü olmasak da Allah Teâlâ’nın inananlara olan yardıma sonsuz güveniyoruz. Çünkü en güçlü olan Allah dinine sahip çıkanlara yardım eder.
Çeviri: Mehmet Seri Doğru

http://www.vahdethaber.com/haber/17743-savasta-ve-barista-tek-bir-ummet.html