28 Şubat 2014 Cuma

Yeni dünya arayışları; Erbakan ve Erdoğan



Yeni dünya arayışları; Erbakan ve Erdoğan
28 Şubat 2014 Cuma 08:09
Güncellenme Tarihi 28 Şubat 2014 Cuma 08:14
Star Gazetesi yazarı Cemil Ertem, 28 Şubat'la ilgili konuşulmayan olaylardan bahsederek, merhum Erbakan gibi Başbakan Erdoğan'ın da yeni dünya düzeni arayışları içinde olduğunu söyledi.
İşte Ertem'in yazısı:
Bugün 28 Şubat; özellikle son yıllarda birçok yönüyle tartıştığımız konuştuğumuz bir darbe ve onun eşine az rastlanır sürecidir 28 Şubat... Yazılmayan, konuşulmayan ne kaldı; medyası, bankaları, tankları, aktörleri ve figüranları ile ezberledik artık diyeceksiniz; ben, pek emin olmayın derim; hele 17 Aralık’tan beri olan bitenden sonra... Öncelikle 28 Şubat 1997 tarihi, geleneksel darbe süreçlerinden, öncesi ve sonrası ile devam eden ideolojik ve politik yapılanması ile de ayrılır. Bu süreçte siyasete, hem geleneksel hem de yeni müdahale araçları ile müdahale edilmiştir. Örneğin suikastlar ve terör, geleneksel bir araç olarak devreye sokulurken, başta medya olmak üzere, ideoloji ve algı üretme araçları da çok yönlü olarak devreye girmiştir bu süreçte. Çünkü 28 Şubat, çok derine inen ideolojik bir operasyondur ve bence bu yönüyle de son derece başarılı olduğunu, en çok şu günlerde görüyoruz.
Hep aynı yerdeydiler...
AK Parti iktidarları ile birlikte, bu süreçte medyada darbeyi destekleyen hatta onun bir öznesi olan birçok unsur, yapı ve siyasi oluşum, biliyorsunuz nedamet getirdi. Ancak şimdi görüyoruz ki, hep aynı yerde, 28 Şubat’daki konumlarındaymışlar. Bu, bize bu sürecin oluşturduğu ideolojinin ne denli derinlere temayüz ettiğini gösterir. Tabii bu ‘derin’ ideolojinin, Osmanlı’yı da çözen inkarcı, halkına yabancı seçkinci seküler kökeni var ve bu kökler, 28 Şubat’ta çok önemli ölçüde konsolide edildi. İşte şimdi Başbakan’ın ‘Paralel Yapı’ dediği örgütlenme de, hem 28 Şubat’taki bu konsolidasyonun önemli sonuçlarından biri hem de Osmanlı’nın çözülme sürecinde, bu topraklara ve -ne yazik ki- İslam’a yerleştirilen ‘sekülerislam’ projesinin günümüze sarkan faşist sonucudur.
Benzerlikler...
Çok ama çok benzerdir; 17 Aralık süreci ile... Bu anlamda 28 Şubat’ın hangi tarihte başladığını saptayamazsınız; 1994 krizi ya da Özal’ın ölümü ile mi, yoksa 1996’da Gümrük Birliği ile başlayan bir süreç mi olduğu tartışılabilinir; ancak Özal’ın tasfiyesi, 1994 krizi, Kürtler’e yönelik saldırılar ve Türkiye’nin Özal’la birlikte hızla dışa açılmasına geleneksel sermayenin itirazı, bu sürecin başlangıç noktasıdır ve bu, bugün de 17 Aralık süreci ile devam etmektedir.
Gümrük Birliği ve büyük bölünme...
1994 krizinde Çiller Hükümeti, TÜSİAD çevresini de rahatsız edecek ek vergi kararları aldı ve tekelci sermayenin arsızca kullandığı bazı teşvikleri yürürlükten kaldırdı. Bu, TÜSİAD çevresi için bazı şeylerin istedikleri gibi gitmeyeceğinin ilk işareti idi. Bu süreçteki kırılganlık, 1996 yılının başındaki Gümrük Birliği’ne girişte iyice su yüzüne çıktı. TÜSİAD içinde de ciddi bir bölünme vardı.
Sabancı Grubu, Japonlar’la Toyota’yı Türkiye’de üretip AB’ye ihraç etme konusunda anlaştı ve tabii kıyamet işte o zaman koptu. Sakıp Sabancı, Türkiye’nin GB’ne girip AB yolunda hızlı adım atmasını istiyor ve Kürt sorunun da bu çerçevede çözümden yana tavır alıyordu. Ancak şimdilerde, 17 Aralık sürecinde, paralel yapıyla işbirliği yapan büyük grup, tam tersini düşünüyordu. Nitekim Çiller bunu 7 Kasım 2012’de TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu’nda, şöyle anlatır; ‘Gümrük Birliği’nin yanı sıra nakit teşviklerini kesmem ve özel fonları kesmem ki bunlar bütçenin yüzde 20’sini oluşturuyordu. Bu kapıları kapatmam sonrası bana cephe aldılar.’
Sabancı suikastının gerçek nedeni...
İşte Türkiye GB’ye girdikten dokuz gün sonra, yani 9 Ocak’ta 1996’da Sabancı suikastı oldu. Sabancı suikastı, çok yönlüdür; birincisi dışarıya, dış yatırımcıya Türkiye’de iş yapmanın ‘zor’ olduğu anlatılmış, ikincisi Kürt sorununda çözümden ve GB’den, yani küresel rekabetten yana olan sermaye sürüden ayrıldığı için cezalandırılmıştır. Zaten sonra Toyota ve Sabancı süreçten çekilmiştir. Şimdi bugüne gelelim; bazı ‘çevreler’ yine ‘yabancıya’ gelmeyin diyor. Öte yandan, tam bugün Türkiye ile Japonya’nın yine işbirliği söz konusu... Ancak Türkiye’nin Japonya ile işbirliği şimdi tek bir holdingle sınırlı değil, Japon teknolojisi ve sermayesi hükümetle ve Türkiye ekonomisi ile doğrudan işbirliğine gidiyor. Nükleer teknoloji ve bilgi işlem alanlarında ortak üniversite açılmasına kadar varan bir işbirliği söz konusu.
Rant damarları kesiliyor...
Devam edelim; Haziran 1996’da kurulan Refah-Yol Hükümeti’ne kadar Türkiye yolunu aradı. Bu arada Türkiye-İsrail ilişkileri savunma alanı başta olmak üzere çok önemli anlaşmalarla devam ediyordu. Ancak Erbakan’ın Başbakan olması ile bazı ‘şeyler’ değişmeye başlamıştı. İslam ülkeleri ile geliştirilen ilişkiler, TÜSİAD çevresi ve 28 Şubat medyası tarafından Türkiye, Batı dışında arayış içinde diye anlatıldı. Şimdiki eksen kayması tartışmaları gibi... Bu arada hükümet, Koç, OYAK gibi otomobil üreticisi holdingleri yerlerinden sıçratacak kullanılmış otomobil ithalatı gibi, aslında iç piyasayı fiyat açısından düzenleyecek adımları da atıyordu. Ancak en önemli iki adım denk bütçe ve havuz sistemi adımları idi. 1997 bütçesinde reel yatırımlar, 20 yıldan beri ilk defa yüzde 40 artırıldı. ‘Önceki yıl faiz içi ödenen tutar 18.5 milyar dolar iken 2007 yılında 12 milyar dolara indirildi. Bilanço gelirlerinin ağırlıklı kısmını faiz gelirleri teşkil eden banka sahibi holdingler için bütçeden faiz ödemelerine ayrılan payın azalması, onların gelirlerinde en az bu fark kadar eksilme demekti.’ (Bkz: Sinan Tavukçu; Haber 10; Kirli Sermaye ve 28 Şubat)
Havuz sistemi ile de nakit fazlası olan kamu kurumları bu fazlalarını bir kamu bankasına yatırıyor ve açığı olan kamu kurumları düşük faizle ihtiyacı olan kaynağı buradan çekiyorlardı. Böylece denk bütçe ve havuz sistemi, kamu borçlanma gereğini düşürüyor ve faizleri aşağıya çekiyordu. Yani bugün Başbakan’ın faiz lobisi dediği, finans oligarşisinin bütün finansal rant damarlarını Erbakan kesiyordu. Tıpkı şimdiki gibi, dış borca dayanan, faizle büyüyen sermayenin kaynaklarının kesildiği gibi, o günlerde de, şimdikinden daha zayıf da olsa, Erbakan ve ekibi bunu yapmaya çalışıyordu.
Yeni dünya arayışları; Erbakan ve Erdoğan...
Aynı şekilde Türkiye, D-8 projesini ortaya atmıştı. Burada Türkiye, İran, Pakistan, Bengladeş, Malezya, Singapur, Endonezya, Mısır, Libya ve Nijerya vardı. Bu proje, yalnız içerideki tekelci sermayeyi ayağa kaldırmadı; tıpkı bugünkü gibi, ABD’de neocon cephesini yerinden zıplattı. Çok ilginçtir; 17 Aralık öncesi ve sonrası, Başbakan Erdoğan bütün bu ülkelere gitti ve Türkiye, özellikle gelişmekte olan Asya ülkeleriyle savunma sanayi başta olmak üzere, serbest ticaret anlaşmaları konusunda mutabakata vardı. Yine Türkiye, bugün Erbakan Hükümeti’nden ayrı olarak bütün enerji oyununu değiştirecek anlaşmaları yaptı. Kürt barışını sağlayarak Irak kaynaklarına ulaşma konusunda çok önemli adımlar attı. İşte bunun için Enerji Bakanı’nı alçakça dinlediler. Evet, 28 Şubat iki yönde de devam ediyor: Gelişmiş, demokratik, yeni bir Türkiye hedefi ile de, bu hedefe darbe yapan, Türkiye ve halk düşmanı yapıların varlığı yönü ile de... Ama ikinciler kaybedecek, tarihin nehri geriye akmaz...
Bu haber 1,309 kez okundu.

4 Şubat 2014 Salı

16 yaşındaki hacker çocuk durdurulamıyor!
Haftalar önce popüler fotoğraf paylaşma uygulaması Snapchat hack’lenmiş ve yaklaşık 4.6 milyon telefon bilgisi internette yayınlanmıştı. Bunun üzerine güvenlik sistemini elden geçiren şirket yetkilileri ise bu sayede hack saldırılarından kurtulabileceğini düşündü. 
Ancak işler pek de Snapchat’in beklediği gibi olmadı. Henüz 16 yaşında olan lise ikinci sınıf öğrencisi Graham Smith, Snapchat’in hala güvenli olmadığını göstermek için uygulamada yeni bir açık buldu ve şirketin üst düzey yöneticilerinden Bobby Murphy’nin telefon numarasına ulaştı. Bu numaraya açığını bulduğuna dair mesaj atan genç hacker’ın bu girişiminin ardından ise Snapchat bir kez daha güvenlik sistemini gözden geçirdi ve güvenlik açıklarını kapatmaya çalıştı.

12 yaşındaki 'hacker çocuk'

Kanada'yı karıştıran 12 yaşındaki 'hacker çocuk' teslim oldu

Kanada'yı karıştıran 12 yaşındaki 'hacker çocuk' teslim oldu
Kanada'da 'Anonymous' adına hackerlık yaptığını söyleyen 12 yaşındaki çocuk teslim oldu.
İnsanların sanal aleme yoğunluk göstermesi ile sanal korsanlarda bu yönde saldırılarını çoğaltmaya başladı. Durum öyle bir hal aldı ki, artık 12 yaşında çocuklar bilehacker'lığa soyunmaya başladı. En son olay ise Kanada'da yaşandı. Kanada'da 12 yaşındaki bir çocukMontreal polisine giderek ünlü hacker grubu“Anonymous” adına birçok hükümet ve polis güçlerine ait resmi siteleri hacklediğini söyledi. Hacker çocuk, Şili Hükümeti ve Halk Sağlığı Quebec Enstitüsü'ne ait resmi siteleri ele geçirdiğini ancak, amacının siyasi olmadığını belirtti. Anonymous hacker grubuna mensup çocuğun itirafına göre, yaklaşık 60 bin dolarlık zarara yol açtığı saldırıda sadece veritabanından kullanıcı bilgilerine ulaşmış. Ayrıca çocuk hackerın yakalanmamasına rağmen teslim olması da dikkatlerden kaçmadı. Çocuğun gelecek ay mahkum edileceği söyleniyor.

Paralel yapı

Paralel yapıya yeraltı modeli

Esnaf hizmetleri imamlığından Makedonya temsilciliğine, yurtlardan gazete yazarlığına kadar cemaatin her kademesinde görev alan Selim Çoraklı, paralel yapılanmanın iz yüzünü anlattı.

12 Eylül mağdurlarından biri olan Selim Çoraklı 1980'li yılların sonlarında Fethullah Gülen Cemaati ile tanıştı. Sızıntı ve Yeni Ümit Dergisi ve Zaman Gazetesi yazarlığından Üniversite sorumluluğuna, Esnaf hizmetleri imamlığından Makedonya Zaman gazetesi temsilciliğine kadar Gülen Cemaati'nin bir çok kademesinde üst düzey görev yaptı.
28 Şubat 1997 yılında yaşanan postmodern darbe sürecinde Gülen Cemaati'nin yaşadığı hızlı değişimden rahatsız olarak 40 maddeden oluşan itirazlarını Fethullah Gülen'e ulaştırmış. Bütün girişimlerine rağmen Gülen Cemaati'ndeki hızlı değişimin önüne geçemeyeceğini anlayınca yollarını ayırmaya karar vermiş.
Cemaatin eğitim gönüllülerinin ve samimi dava arkadaşlarının zarar görmemesi ve bir "itirafçı" gibi anılmamak için 15 yıl boyunca susmuş. 17 Aralık darbesinden sonra eski dava arkadaşlarına son bir çağrıda bulunmak için konuşmaya karar vermiş.
Yaşadığı bütün duygusal kopuşlara, gördüğü hatalara, uğradığı haksızlıklara rağmen yine de Fethullah Gülen ve cemaati hakkında kelimelerini dikkatli seçiyor. Bütün yanlışlarına rağmen hizmetin samimi gönüllülerinin zarar görmeden yoluna devam etmesi gerektiğini düşünüyor.
İlk kez kamuoyunun karşısına çıkan Selim Çoraklı ile hizmet hareketinde yaşanan kırılmaları, paralel devlet örgütlenmesini, Cemaat medyasını ve bu siyasi türbülanstan çıkış yollarını konuştuk.
SIZINTI, YENİ ÜMİT VE ZAMAN'DA YAZILAR YAZDIM
-Selim bey, Gülen Cemaati ile nasıl tanıştınız?
- Fethullah Gülen ismini 1980 öncesinde de biliyor olmama rağmen cemaatle fiili olarak 1983 yılında tanıdım. 1986 yılında yazdığım bir yazıdan dolayı Risale-i Nur propagandası yaptığım gerekçesiyle 163. Maddeye muhalefetten İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından 4 yıl 7 ay hapis cezasına çarptırılmıştım. 7,5 ay cezaevinde kaldıktan sonra tahliye edildim. Yargıtay cezamı onadıktan sonra kaçak duruma düştüm. O dönemde Fethullah Gülen'e gidip ne yapalım diye sorulduğunda; "Teslim olma yakalanırsan kaderdir der yatarsın" demişti.
O dönemde kaçak gezdiğim için Cemal Doğan ismini kullandım. Bu dönemde Cemaat bünyesinde İzmir'de Sızıntı Dergisi ve Yeni Ümit Dergisi'nde görev yaptım. Zaman'a yazılar gönderdim. Ayrıca üniversite hizmetinde, bölge hizmetlerinde ve öğrenci yetiştiren kurumlarda görev yaptım. Hizmetin her kademesinde görev aldım diyebilirim.
-Zaman Gazetesi'ne geçişiniz nasıl oldu?
Cemaat 1988 yılında Zaman Gazetesi'ni devralınca ben de Zaman'da yazmaya başladım. Rahmetli Özal döneminde 163.madde kaldırılınca benim cezam da kalkmış oldu. Artık Cemal Doğan değil Selim Çoraklı ismini kullanmaya başladım. 1992 yılında Zaman gazetesinin merkezine tayinim çıktı ve araştırma sayfası sorumluluğu, yazarlık vb. görevler yaptım.
-Makedonya maceranız nasıl başladı?
1992 yılında Cemaatin yurtdışı açılımları başlamıştı. 1993 yılında bana "Makedonya'da Zaman Gazetesi'ni çıkarmayı düşünüyoruz, gider misin?" dediler. O dönemdeki Cemaat terbiyesi gereği gitmemek gibi bir söz konusu değildi. Elbette giderim dedim ve evlendiğim gün hanımımı aldım ve Zaman gazetesi Temsilcisi olarak Makedonya'ya gittim. Makedonya'da Makedonca ve Türkçe Zaman Gazetesi'ni çıkardım. O yıllarda da Türkiye'deki Zaman'da "Diyar-ı Üsküp'ten" isimli köşe yazıları yazdım.
28 ŞUBAT SÜRECİNDEN SONRA CEMAATTEN AYRILMAYA KARAR VERDİM
-Bu kadar kendinizi hizmete adamışken Cemaat'ten ayrılmaya nasıl karar verdiniz? Bu kararı almanız zor oldu mu?
- 1997 yılında 28 Şubat süreci ile Gülen Cemaati'nde hızlı bir değişim yaşanmaya başlandı. İslami bazı konularda tavizler veriliyordu. Özellikle kızlarımızın başörtüsü konusunda duyarsız davranılıyordu. Bunun için Gülen'in ve Cemaatin yanlış tavırları ile ilgili eleştirilerimi açık olarak ortaya koymaya çalıştım. 1997 yılında "Sansürsüz Yazılar" isimli kitabım yayınlandı. O kitapta Zaman Gazetesi'nde sansürlenen yazılarım vardı. Ayrıntısına girmem çok uzun vaktimizi alır. O dönemde bazı şeyleri görmüş olmam nedeniyle Cemaatten ayrılmaya karar verdim diyebilirim özetle... 1999 yılının 21 Şubat'ında çalıştığım Zaman Gazetesi'nden fiili olarak ayrıldım. Yıllarımı verdiğim bir hareketten ayrılmak elbette benim için kolay olmadı ama bu ilkelerim açısından bu kararı almak zorundaydım. Pişman da değilim.
CEMAATİN %95'İ TEMİZ İNSANLAR, DİĞER %5'İ İSE ANADOLU İNSANINI BAŞKA YERLERE PAZARLIYOR!
- Cemaatteki eski arkadaşlarınız, dostlarınız, talebeleriniz hakkında bugün ne düşünüyorsunuz?
- Şunu açıkça söyleyebilirim. Cemaatin % 95'i gerçekten güzel insanlar. Yani sokaktaki insanlarla karşılaştırıldığında eli ayağı öpülecek insanlar. İslam için bir şeyler yapmak gayretinde olan insanlar. Fakat ne yazık ki % 95'i yöneten % 5'lik kesimde aynı ihlâsı ve samimiyeti görmek mümkün değil. Hizmetle ilgisi olmayan, bu işin çilesini çekmemiş insanlar, hizmet adına karar veriyor, kalem oynatıyor, fitne yayıyor, siyasete yön vermeye, polis-yargı darbeleri yapmaya çalışıyor. Gerçekten Anadolu insanının samimiyetini başka yerlere pazarlayacak derecede oyunlar oynanıyor.
POLİS VE ASKER HİZMETLERİNDE HÜCRE TİPİ YAPILANMA VAR
-Son üç aydır "Paralel Devlet" ya da "Paralel Yapı" gibi yeni bir kavram ile tanıştık. Nedir bu paralel yapı? Siz böyle bir yapının varlığına inanıyor musunuz?
- Hukuk sistemi dışındaki her türlü yapıyı "Paralel yapı" olarak kabul edebiliriz. Siyasetin riskini almadan, siyasete, devlet yönetimine yön vermeye çalışmak, yargıya, polise, bürokrasiye hakim olmaya çalışmak bu paralel yapının alametidir.
Cemaatin yapısına gelince, inkâr etseler de paralel bir yapılanma var. En tepede Fethullah Gülen, onun altında ülke imamları, şehir imamları, ilçe imamları ve benimde 33 yaşıma kadar yaşadığım dersane (Işık evler) imamları vardır.
Cemaatin bu tür yapılanması olunca ister istemez her birim kendi arasında teşkilatlanmaya başladı. Üniversiteler kendi aralarında, liseler kendi aralarında, askeri hizmetler, polis hizmetleri, adliye hizmetleri bunların her biri hizmet kendi içerisinde birimleşmeye başladı.
-Polis ve yargıda da durum aynı mı?
- O dönemlerde yapılanma şöyleydi; Her birim kendi içerisinde bir imamı var. Mesela diyelim ki polis kolejleri var, polis okulları var. Özellikle polis ve askeri hizmetlerde biraz hücre tipi yapılanma vardı. Zaten 1986 yılında bir gazete Gülen Cemaati ile ilgili manşetler atmıştı. O dönemde cemaat ciddi bir darbe yemişti. Ondan sonra daha ciddi bir hücre tipi yapılanmaya yönelim oldu. Yani bir hücre yakalanırsa öbür hücrenin haberi olmasın anlamında. Cemaate mensup bir eleman bir askerle ya da bir polisle ilgileniyordu. Bilemedin 2 polisle 3 polisle ilgileniyor ve aynı evi kullanmıyorlar, özellikle esnaf evleri kullanılıyor
PARALEL YAPININ KONTROLDEN ÇIKACAĞINI GÜLEN'E SÖYLEDİM
-Bu yapının ilerleyen yıllarda kontrolden çıktığını düşünüyor musunuz?
Bana göre Gülen Amerika'da kalmakla cemaatin yönetimini bir kısmını kaybetti. Kontrolü kaybettiği için Cemaat içindeki "Derin Damar" farklı gruplar oluşturdu. Bu farklı birimler zaman içerisinde büyüdü. Mesela ben 1996 yılında 40 maddeden oluşan "Cemaatin kırılma noktaları" diye bir rapor hazırlayıp Fethullah Gülen ve Cemaatin ileri gelenlerine göndermiştim. Bu raporda, cemaat içindeki gruplaşmaların birbirini dinlemediklerinden veya o yapıların başındakilerin enaniyetlerinin kuvvetlenmesinden dolayı ileride büyük problemler yaşayacağını söylüyordum. Nitekim de öyle oldu. O dönemlerdeki gruplaşmalar derin yapılara dönüştü.
FETHULLAH GÜLEN ŞERİK KABUL ETMEZ!
- Kemalettin Özdemir'in Gülen Cemaati'nden ayrılmasını da böylemi değerlendirmek gerekir?
- Kemalettin Özdemir meselesi daha farklı. Kemalettin Özdemir Cemaat içinde derin bir yapı kurmadı. Sadece Fethullah Gülen'in otoritesine baş kaldırdı.
Kemalettin Özdemir polis hizmetlerinin uzun yıllar imamlığını yaptı. Diyebilirim ki polis hizmetleri onun vesilesiyle bu durumlara geldi. Kendisi hadis profesörüdür. "Biz de hocayız" deyince problemler de başladı. Fethullah Gülen kesinlikle şerik kabul etmez. Yani imamsa ölene kadar imamdır. Bu aslında Fethullah Gülen'in liderliğinden kaynaklanıyor. Karizmatik liderler 1 değer ifade ediyorsa diğerleri sol tarafta hep sıfırdır. Bütün cemaatler için bu durum böyledir. Bu sıfırlardan bazıları böyle zaman içerisinde başkaldırabiliyorlar.
GÜLEN'İN İLK TALEBESİ LATİF ERDOĞAN'A BİLE SALDIRIYORLAR
-Başkaldıran ilk ve tek isim Kemalettin Özdemir miydi?
- Hayır. Cemaat içerisinde kendisine güvenen isimler zaman içerisinde başkaldırmaya başladı. Gülen'in dost bildikleri, en yakınındakiler bu süreç içerisinde hizmeti terk etti. İlk başkaldıran isim ise Gülen'in ilk talebelerinden Latif Erdoğan'dır. Hizmetin her kademesinde her aşamasında görev yapan Latif Erdoğan bugün tamamıyla Cemaat'ten ayrıdır. Uzun zamandır Akit Gazetesi'nde yazılar yazıyor. Hatta Gülen Cemaati'ni eleştiren röportajları da yayınlandı aynı gazetede. Zaman Gazetesi, şimdi Fethullah Gülen'in ilk talebesi olan ve hizmetin bütün kahrını çekmiş Latif Erdoğan'a saldırıyor. Hem de Latif Erdoğan'ın ailesini kullanarak yapıyor bunu… Ne diyebilirim çok yazık!
KEMALETTİN ÖZDEMİR GÜLEN'İN GÜÇ HASTALIĞI YÜZÜNDEN BAŞKALDIRDI
-Kemalettin Özdemir'in Cemaat'ten kopuşu nasıl gerçekleşti.
- Kemalettin Özdemir'in polis hizmetlerinin içerisinde otoritesi artınca "zararlı olabilir" endişesiyle o görevden alıp Afrika'ya imam olarak gönderdiler. Afrika'daki hizmetlerin ciddi biçimde ivme kazanmasına büyümesine vesile oldu.
Fakat dediğim gibi otoriter liderlerde her zaman paranoya ve şüphecilik vardır. En yakın arkadaşlarının kendilerine tuzak kurduğunu düşünürler. Ben Gülen'de bu tür şüpheciliğin varlığını 1994'te görmüştüm. "Fethullah Gülen güç ve iktidar hastalığına yakalandı" demiştim o dönemde…
Gülen'in otoriter kişiliği, ister istemez kendisinin iktidarını sarsma ihtimali olan insanların önünü kesti. Kemalettin Özdemir olayı tamamıyla böyle bir olaydır. Cemaat de zaten bunu kendi basın yayın organlarında yazdı. Bu sürecin sonunda abi dedikleri Kemalettin Özdemir hain ilan edildi. Hakkında bir sürü düzmece şeyler yayınlandı. Kemalettin Özdemir Bediüzzaman Said Nursi'nin talebelerinden Said Özdemir abinin oğludur ve tanıdığım kadarıyla takva sahibi biridir. Yanında kadından, kızdan bahsedince yüzü kızarır. Onun bile bu tarz görüntülerini yayınladılar. Bu derin yapı demek ki bu kadar çirkinleşebiliyor. Bir yapı kendi yetiştirdikleri değerleri yemeye başlarsa, o yapı yıkılışa doğru gidiyor demektir.
HANEFİ AVCI CEMAAT İÇİ ÇATIŞMANIN KURBANI OLDU
-Hanefi Avcı da bu yapının özellikle emniyet istihbarat da güçlenmesini sağlayan isim olarak bilinir. Ancak Hanefi Avcı'nın sonraki yıllarda Cemaat ile yolları ayrıldı. Kitap yazdı ve hapse girdi. Hanefi Avcı meselesini nereye bağlıyorsunuz?
- Hanefi Avcı, cemaatin polis içerisinde ve özellikle istihbarat ve teknik takip bölümlerinde kadrolaşmasının baş temsilcisidir ki zaten bunu kendisi de itiraf ediyor. Ben olayların buralara geleceğini yazmıştım. Hanefi Avcı'nın tutuklandığı günlerde "Hanefi Avcı Cemaat içi çatışmanın kurbanı mı oldu" diye bir yazı yazmıştım. Polis içerisindeki yapılanmanın ileride kontrolden çıkacağını, AK Parti ile problemlerin çıkmasına neden olacağının altını çizmiştim. Hanefi Avcı Cemaatin polis hizmetlerindeki çatışmanın maalesef kurbanı oldu . Bence kesinlikle yeniden yargılanmalı ve en kısa zamanda özgürlüğüne kavuşmalı. Bir gün bile içeride kalması Hanefi Avcı'ya haksızlık olur.
GÜLEN'İ YILLAR ÖNCE DERİN YAPI KONUSUNDA UYARDIM
-Peki Cemaat içindeki bu derin damar sayı ve etki olarak çok güçlü mü?
- Önce şunu söyleyeyim. Bu derin damar polisin içinde de olabilir, yargının ve medyanın içinde de olabilir. Derin damar operasyonlarına 1996 yılında başladı. Ben Fethullah Gülen'e yazdığım "Cemaatin Kırılma Noktaları" raporunda bunları yazdım. Cemaat'teki MİT operasyonları bu maddelerden bir tanesidir. Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu "Bizim tarla çoktan sürülmüştü" demişti ya. Fethullah Gülen'in tarlasını 1980'li yıllarda sürmeye başlamışlardı. Şimdi yaşadıklarımız işte bu Cemaat içindeki derin yapının operasyonlarıdır.
CEMAATİN DERİN YAPISI FETHULLAH GÜLEN'İ MANİPULE EDİYOR
-Bu derin yapı Fethullah Gülen'i de yanlış mı yönlendiriyor?
- Şöyle söyleyeyim. Her şey dershanelerin kapatılması girişi ile başladı deniliyor ya. Aslında dershanelerin kapatılma meselesi AK Parti'nin kuruluş tüzüğünde var.
Başbakan "dershaneleri kapatacağım" dediğinde Fethullah Gülen'e bilgiler çok farklı gitti. 28 Şubat sürecinde de 5. kata böyle farklı farklı bilgiler gelirdi. Bir korku atmosferi oluşturulurdu. Bugün de aynısı yapıldı. Gülen'i tahrik ederek iktidar ile savaşın fitilini ateşlediler.
"Dershaneler namusumuzdur" diyen Cemaat yazarlarının, sosyal medya kahramanlarının, TV yorumcularının bugün dershaneleri ağzına almaması size normal geliyor mu? Hani dershaneler meselesi çok önemliydi? İktidarı bitirmeye karar vermiş bu derin yapı, dersaneler meselesini bir sos, bir malzeme, bir enstruman gibi kullandı.
17 ARALIK OPERASYONUNUN HEDEFİ ERDOĞAN'DIR
-17 Aralık operasyonunun arkasında Cemaat olmadığını söyleyen Cemaat yazarları da var. Bu konuda siz ne söylemek istersiniz?
- Birer birer isimlerini söyleyerek insanları zor durumda bırakmak istemiyorum. Ancak şunu açık biçimde söyleyebilirim. 17 Aralık çok açık bir şekilde bu paralel yapının operasyonudur. Aynı cemaat yazarları "Cemaatin savcıları, polisleri olmasa Ergenekon ve Balyoz davaları olmazdı" diye açık açık yazıyor. O savcılarla bu savcılar aynı değil mi? Ergenekon davasını Cemaatin savcıları açtı deyip, 17 Aralık operasyonu ile bizim alakamız yok demek nasıl oluyor? Kamuoyunu aptal yerine koyuyorlar bari bize yapmasınlar. Madem bu savcıların ve polislerin sizinle alakası yok neden görevden alındıklarında arkasından ağıt yakıyorsunuz, beddua seansları yapıyorsunuz?
Bir de soru sorayım bu arkadaşlara: Dershanelerin kapanması gündeme gelmeseydi, AK Parti iktidarı size sınırsız imkan sunmaya devam etseydi 17 Aralık operasyonu olur muydu? Türkiye'de buna "Evet olurdu" diyecek tek bir insan var mıdır merak ediyorum. Gerçekler bu kadar açık şekilde ortada iken hala ekrana çıkıp "bizim 17 Aralık operasyonu ile 7 Şubat MİT operasyonu ile alakamız yok" demeleri ikiyüzlülükten ve samimiyetsizlikten başka bir şey değildir.
Benim AK Parti iktidarına özellikle İslami noktalarda birçok eleştirilerim var ama şunu çok açık bir şekilde söyleyebilirim. 17 Aralık operasyonu çok açık bir şekilde Başbakan Erdoğan'ı hedef almış ve ülkeyi büyük zararlara uğratmıştır.
İNFİAL OLACAĞINI BİLE BİLE BEDDUA VİDEOSUNU YAYINLADILAR
-Beddua konusuna gelelim. Fethullah Gülen beddua ederek kamuoyu desteğini kaybetti. Bu çıkışı neden yaptı?
- İnanın bunu ben de merak ediyorum. Cemaatteki arkadaşlar beddua videosu yayınlandıktan sonra beni arayıp "Hoca efendi cinnet mi geçirdi" diye soruyorlar. Cemaatin üst düzeyindeki insanlar bile Gülen'in beddua çıkışına bir anlam veremiyor.
Benim cevabını veremediğim başka bir soru var. Diyelim ki Fethullah Gülen değişik bir ruh hali içerisinde bedduayı etti. Peki o videoyu herkul.org sitesinde yayınlayanlara, cemaat medyasında köpürtenlere ne demeli? Onlar bunun kamuoyunda infiale neden olacağını tahmin edemediler mi? Hiç mi aklı çalışan bir insan yok içlerinde? Ben onları da çok masum görmüyorum.
İSRAİL'E, ÇEVİK BİR'E SUSAN GÜLEN, MÜSLÜMAN BAŞBAKAN'A NEDEN SALDIRIYOR?
-Telefon görüşmelerinden ve beddua çıkışından Fethullah Gülen'in Erdoğan'a çok öfkeli olduğunu görüyoruz. Sizce bu öfkenin sebebi nedir?
- Mavi Marmara olayında İsrail gibi bir terör devletini, katil bir devleti otorite sayan Gülen, neden Müslüman bir Başbakan'ı otorite olarak kabul etmiyor?
28 Şubat döneminde Çevik Bir'e "Şerefli General, gel bizim okullarımızı şereflendir, okulları sana devredelim" diyen Gülen, Başbakan'a neden aynı sözü söylemedi? Gülen "Sayın Başbakanım, aynı kıbleye yöneliyoruz, Allah'ımız, Peygamberimiz bir, dershaneler sana kurban olsun" deseydi belki dershaneler de kapanmazdı, tasfiyeler de yaşanmazdı, itibar kaybına da uğramazdı. Peki bunu neden yapmadı? Çünkü cemaatin içindeki derin damar Gülen'i manipule etti. Cemaatin AK Parti iktidarını devirecek güçte olduğunu Gülen'e inandırdılar. Gülen de büyük bir risk alarak iktidara saldırdı ve bu operasyon her açıdan başarısız oldu.
FETHULLAH GÜLEN KANDIRILDIĞINI ANLADI, O YÜZDEN SUSUYOR
-Peki Fethullah Gülen yanlış yaptığını anlamış mıdır?
Bence anladı. Beddua videosu sanırım 22 Aralık'ta yayınlanmıştı. 22 Aralık'tan yana herkul.org sitesinde yeni çekilmiş tek bir videosu yayınlanmadı. Fethullah Gülen yanlış yönlendirildiğini anladı. Biraz da çaresiz olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden susuyor. Şu an ellerindeki son mermileri de atıyorlar ama siyasi üstünlük iktidarın artık eline geçti. Cemaatin sokakta bir itibarı kalmadı. Yeminli AK Parti düşmanları bile polis-yargı darbesinden Cemaati sorumlu tutuyor. 40 yıllık hizmeti operasyoncuların elinde oyuncak yaptılar, yazık ettiler…
GÜLEN "ZAMAN YAZARLARININ YÜZÜNDE NUR KALMAMIŞ" DEDİ
-Fethullah Gülen susuyor ama Cemaat medyası tartışmayı tırmandırmaya devam ediyor. Tansiyon düşecek gibi görünmüyor.
- Eviniz camdansa başkalarının evine taş atmayacaksınız. Bu Gülen'in çok kullandığı bir sözdür. Size bir örnek vereyim. Zaman Gazetesi, Fethullah Gülen'in bir konuşmasını sürmanşetten veriyor: "İncinsek de incitmeyeceğiz." Sayfaları çeviriyorsunuz başta Genel Yayın Yönetmeni olmak üzere bütün zaman yazarları "Firavun, Yezid, hırsız" diyerek Başbakan'a saldırıyor. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu?
Size bir şey söyleyeyim. 1990'lı yıllarda Fethullah Gülen Zaman Gazetesi'ni ziyarete gelmişti. Çıkıştı benim de içinde bulunduğum Zaman çalışan ve yazarlarını kastederek "Hiçbirinin yüzünde nur kalmamış" demişti. Bu söz bugünkü manzarayı anlatma bakımından çok önemlidir.
SİYASETE SAVAŞ İLAN ETMEK İSKENDERPAŞA CEMAATİ'NİN SONUNU GETİRDİ
-Peki sizce bu Cemaat-AK Parti kavgasını kim kazanır? Şu an için bir hasar tespit raporu alma imkânımız olmadı ama sizce en büyük hasarı kim almıştır?
- Bakın 1980'li yıllarda İskenderpaşa Cemaati vardı. Televizyonu, gazetesi, okulları, yurtları, radyosu, hastanesi, yayınevleri, dernekleri, vakıfları, turizm şirketleri, inşaat ve otomotiv kuruluşları vardı. İslam Dergisi diye bir güzel bir dergi çıkarıyorlardı ve bu dergi 100 binden fazla satıyordu. Bu cemaat için "Görünmeyen Üniversite" kitapları yazıldı. Bürokraside İskenderpaşa Cemaati kökenli olmak bir ayrıcalıktı. Bu cemaat bir gün Milli Görüş lideri merhum Erbakan ile kavgaya tutuştu. Partiden kimin dediği olacak kavgası büyüdü. Sonuçta bu kavgada siyaset kazandı. O koca cemaat bugün ikiye ayrılıp adeta yok oldu gitti. Milli Görüş geleneğinden gelen AK Parti ise bugün hala iktidarda. Siyaset-Cemaat kavgalarının galibi hep siyaset kurumu olmuştur. Bugün de öyle olacak. Cemaat bunu anlamalı ve "zararın neresinden dönersek kardır" diyerek bu kavgayı bitirmeli.
BBP'Lİ DESTİCİ VE SP'Lİ KAMALAK GEÇMİŞİ ÇABUK UNUTUYOR!
-BBP Lideri Destici ve SP Lideri Kamalak'tan cemaate destek mesajları verdiklerini medyadan takip etmişsinizdir. Bu iki siyasi hareketi de yakından tanıyan biri olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?
- BBP boşuna cemaate yanaşıyor oy alırım diye. Cemaat gaz verir ama menfaati yoksa asla oy vermez. Büyük Birlik Partisi'nin eski Genel Başkanı Yalçın Topçu "Merhum Yazıcıoğlu bugün hayatta olsa vesayetin değil siyasetin yanında olurdu" diyerek son noktayı koydu. Bence de Yazıcıoğlu siyasete yapılan operasyonların karşısında olurdu.
Saadet Lideri Kamalak'a gelince. Kendisine sadece 28 Şubat döneminde Gülen'in merhum Erbakan için "Beceremediniz artık gidin" dediğini, "Erbakan'a hiç kanım ısınmadı" şeklindeki sözlerini hatırlatıyorum. Saadet Partililerin 28 Şubat manşetlerine bir göz atmalarında fayda var. Menfaatçi davranmasınlar. Geçmişi çabuk unutuyorlar.
PEYGAMBERİMİZİ BİLE KULLANIYORLAR, ASIL BU GAYRETULLAH'A DOKUNUR!
-Fethullah Gülen ve Cemaatin ileri gelenlerine ait olduğu iddia edilen bazı ses kayıtları düştü internete. Bunları dinleme imkanınız oldu mu?
- Evet, maalesef dinledim. Hizmet hareketinin bu kadar siyasetin içine batmış olmasını bu kadar dünyeviyeşmesini üzülerek izliyorum. Anadolu sermayesine karşı İstanbul sermayesinin desteklenmesi, Ümmetin değil batının, ABD'nin, İsrail'in çıkarlarının savunuluyor olması anlaşılır gibi değil. Bunları yaparken Hz. Peygamberin de bu işe alet edilmesi gerçekten çok üzücü. Rüyalarla hizmete motive etmeye çalışıyorlar. İşte bu Gayretullah'a dokunur! Hizmetin samimi, ihlâslı insanlarına büyük haksızlık yapılıyor. Umarım bu insanlar da en kısa zamanda gerçeği görür.
FETHULLAH GÜLEN İSTERSE BU KAVGAYI BİTİRİR
-Sizce kavga nasıl biter?
- Bu kavganın bitişi Gülen'in iki dudağının arasında. Dirayet gösterirse bir açıklama yaparak kavgayı bitirebilir. Eğer bu kavganın Gülen'i de aşan uluslararası bir boyutu yoksa Gülen bunu yapabilir. Bence hizmet bundan sonra da ilkeli bir şekilde insan yetiştirmeye devam etmeli. Diğer gönüllü kuruluşlar gibi onların birey olduğunu kabul etmeli. O eğitim kurumlarından çıktıktan sonra o insanların peşini bırakmalı. O insanları paralel yapının kadrolu bir elemanı olarak görmekten vazgeçmeli. Hem Cemaate hem de bu insanlara zarar veriyorlar. Türkiye'deki hiçbir iktidar artık bu paralel yapının büyümesine, bürokrasiyi ele geçirmesine izin vermez.
-Teşekkür ederim Selim Bey. Umarım birilerine faydalı bir röportaj olmuştur.
- Ben teşekkür ederim. Sabah